Benim için çini, bir süsleme sanatının ötesinde; hafızayla kurulan uzun soluklu bir ilişkidir.
Eserlerim Selçuklu’dan Beylikler’e, erken Osmanlı’dan İznik çiniciliğine uzanan kadim bir geleneğin içinde şekillenir. Amacım geçmişi aynı teknikler, aynı disiplin ve aynı saygıyla bugünde yeniden var etmektir.

Üretim pratiğim, yalnızca estetik bir arayıştan değil; arkeoloji, tarih ve kimya bilgisiyle şekillenen bir süreçten beslenir. Atölyemde çamurumu İznik yöresinden aldığım kil ile kendim hazırlarım; kuvars taşı ve camı öğüterek geleneksel İznik hamurunu oluşturur, sırlarımı ve renklerimi metal oksitler üzerinden çalışırım. Her parça elde biçimlenir, elde boyanır ve geleneği bugüne taşır. Bu nedenle her üretim, tekrarsız ve zamana direnmeye adaydır.

Çini ile varolma yolculuğumda Kubadabad Sarayı özel bir yere sahiptir. Selçuklu dönemine ait Kubadabad Sarayı hamam çinilerinin, kazı buluntularına ve akademik kaynaklara dayanarak aynı tekniklerle yeniden üretilmesi, benim için bir imza niteliği taşır. Bu çalışmalar, geçmişi temsil etmekten çok, onu bugünün dünyasında yeniden yaşatmanın bir yoludur. Arkeolojiyle kurduğum bu yakın ilişki, üretimlerimin temelini oluşturur.

Bugüne kadar Türkiye’de ve yurt dışında birçok sergi ve etkinlikte yer aldım. Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Orta Asya ve Avrupa’da açılan sergiler; eserlerimin farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerle temas etmesine imkân sağladı.
Uluslararası platformlarda Türk çini sanatını temsil etmek, bu geleneğin evrensel bir dil taşıdığını bir kez daha tüm dünyaya gösterdi.
Çininin yalnızca duvarlarda ya da vitrinlerde değil, hayatın içinde var olmasına da önem veriyorum.
Bu anlayışla, şef Ömür Akkor ile yapılan çalışmalar benim için ayrı bir anlam taşır. Selçuklu Mutfağı kitabı başta olmak üzere, mutfak kültürü ve tarih üzerine yürütülen bu projelerde çini, sofraya ve yemeğe eşlik eden bir hafıza nesnesi olarak yer aldı. 
Zennup 1844, Dubai Dream gibi restoran işbirliklerinde ise üretimlerim, mekânın ruhuyla ve sunulan yemeklerle birlikte düşünülerek mutfaklara girdi.
Aynı zamanda Türkiye ve yurtdışındaki mimari projeler, seçici mekânlar ve sınırlı işbirlikleri için de üretim yapıyorum. Her eser, bulunduğu yerin bağlamına göre şekillenir; seri üretimin değil, anlamlı ve bağımsız üretimin parçasıdır.
Bugün hâlâ aynı tutkunun peşindeyim:
Bir geleneği, onu yüzeyselleştirmeden, hızlandırmadan ve anlamından koparmadan geleceğe taşımak.
Eserlerim bu tutkuyla, zaman, sabır ve bilgiyle inşa edilmiş ve geleceğe miras bırakacağım mirastır.
Her parça, geçmişle bugün arasında kurulan bilinçli bir bağdır. Bu nedenle yaptığım işi yalnızca estetik bir üretim olarak değil, yaşayan bir geleneğin sorumluluğunu üstlenmek olarak görüyorum.
Bugün hâlâ aynı sorunun peşindeyim:
Bir geleneği, özünden koparmadan bugüne nasıl taşıyabiliriz?
Ürettiğim her iş, bu soruya verilmiş sessiz bir cevaptır.
Zamana ait olmak için değil; zamanla konuşmak için.